The Mandalorian 2. Sezon Değerlendirmesi

 

The Mandalorian 2. sezon sona ererken kafamızdaki hemen her soru cevaplandı. “Bebek Yoda” olarak ünlenen Grogu’nun hikâyesinden Boba Fett’e ne olduğuna kadar pek çok merak konusu yanıtlanmış oldu ve Din Djarin kahraman yolculuğu döngüsünü tamamladı. Şimdi vakit, dizinin üçüncü sezonu için meraklanma vaktidir.

Önceki yıl The Mandalorian seyirciyle buluştuğunda, galaksideki yerimizi el yordamıyla bulmaya çalışmıştık. Bu sezon, ayaklarımız yere oldukça sağlam basıyor. Uzun yıllardır Star Wars evreninde merak edilen köşeleri ve zaman aralıklarını da keşfe koyulduğumuz son sekiz bölümün ardından, evrene biraz daha hakimiz. Tıpkı HBO’nun Game of Thrones’la bir zamanlar yapmış olduğu gibi Disney+, parasını doğru ata yatırdığını bir kez daha kanıtladı. Sinema filmlerinin yerini çevrimiçi izleme alışkanlıklarına iyice bıraktığı korona döneminde The Mandalorian, yüksek bütçeli bir çevrimiçi dizinin neler başarabildiği konusunda piyasadaki nice dinamiği değiştirecek bir örnek teşkil edecek.

The Mandalorian 2. Sezon: Ahsoka Tano ve Diğer Jedi’lar

Disney Investor Day

The Mandalorian’ın başarısının sırrı, sadece bütçesi ve büyük bir yapım olması değil elbette. Dizi, yıllardır işlediği bilindiği için tercih edilen güvenli taktikler ile kimi büyük risklerin mükemmel bir dengesini kuruyor. İlk sezon, pek çok yeniliğin seyirciyi kendisine çektiğinin kanıtıydı, ikinci sezon ise kimi formüllerin doğru işlendiğinde nasıl da etkili olduğunu gösteriyor. Yeni nesil Star Wars hayranlarını kendine çeken ilk sezonun ardından, önceki jenerasyonlardan Star Wars hayranlarının gönlünü kazanmaya yönelik hazırlanmış bir ikinci sezon izledik. Iron Man’in ilk iki filmiyle Marvel evrenini şahlandıran Jon Favreau’nun yaratıcı enerjisinden faydalanan The Mandalorian, Güç’ün metafiziğini sinematik evrenden daha iyi anlıyor olsa gerek. Çünkü dizinin bu iki sezonu arasında kurulmuş olan denge adeta Star Wars felsefesinin bir dışavurumu.

Güç, Karanlık Taraf ve Denge dinamiğini bir yapımın içeriğinde değil, şematiğinde bulacağımı asla tahmin edemezdim. Fakat dizi yayın hayatına başladığından beri öve öve bitiremediğim senaryonun öngörülemezliği, ikinci sezonun ortalarına doğru yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlıyor. İlk sezonun ilk bölümünde dâhil olduğumuz karanlık ortamın, ikinci sezonun sona erdiği noktada dengeye kavuşması, yöntem açısından şairane bir durum yaratıyor.

***Yazının bundan sonraki bölümü The Mandalorian 2. sezon ile ilgili keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) içerebilir.***

Sadece metodolojik açıdan değil, içerik olarak da benzer bir durum söz konusu. Güç’ün kazanacağı ön kabulü seyircide zaten mevcut, dizi de bu modele sadık bir olay akışı yaratıyor. Bu bir sıkıntı değil, çünkü Star Wars evreninin Darth Vader, Darth Maul ya da Kylo Ren hayranlarını dahi hep Güç’ün yanında konumlandıran bir “iyiler kazanır” düsturu var ve bu bakış evrenin bir parçası. Bu sezon sorun yaratan durumdan, iyilerin kazanacağına dair bu ön kabulun, senaryonun dara geldiği birkaç noktada da üstünkörü bir biçimde faydalanılmış olması. The Mandalorian’ın Star Wars evrenini bir adım öteye taşıdığını düşündüğüm için, “iyiler”in gelip de Din Djarin, The Child ve yanlarında her kim varsa sürekli kurtarması hadisesi, zaman zaman biraz kolaycılığa kaçıyor. Sırf bu yüzden, zaten kuvvetli bir hikâyesi de olmayan sezonun ikinci bölümü, şu ana kadar dizinin en kötü bölümüne dönüşmüş. Fakat ikinci bölümün bir güzelliği de var: Yalnızca Star Wars evreninde değil, Lucasfilm evreninde de olduğumuzu anımsıyoruz. Bunu bu şekilde ifade etme gerekçem, mağara ve örümceklerle boğuşurken yaşadığımız Indiana Jones’vari çağrışımlar.

The Heiress ismini taşıyan üçüncü bölümüyle The Mandalorian kültürünün biraz daha derinlerine iniyoruz. Star Wars: The Clone Wars‘tan da hatırladığımız Bo-Katan’la tanışmamız ve Din Djarin’in esasında tipik bir Mandalorian’dan ziyade, bir nevi yeniçeri olduğunun hatırlatılması itibariyle, başından beri aklımızda olan bir soru daha gündeme geliyor: Din kaskını çıkaracak mı, Pedro Pascal’ın yüzünü görebilecek miyiz? Ve bu soru etrafında dönen göndermeler sezonun geri kalanı boyunca devam ediyor.

Dördüncü bölüm, Din’le ilk karşılaştığımız şehir olan Nevarro’ya geri dönünce Carl Weathers’ın canlandırdığı Greef Karga ve Gina Carano’nun hayat verdiği Cara Dune’la hasret gideriyoruz. Bu esnada, dizinin dünyasındaki yan görevlerle dolu keşif yolculuğumuz yavaş yavaş ana göreve dönüşmeye başlıyor. The Child’ı Jedi’larla buluşturma gayesinin ana dinamik olduğu bu yolculukta, kahramanlarımızın Moff Gideon’ın hayatta olduğunun öğrenmesiyle beraber biz de üçüncü nesil Darktroope’rlarla da ilk kez tanışıyoruz. Darktrooper’ların yeni hallerini sevip sevmediğim konusunda oldukça çekimserim.

Beşinci bölüm yaşanan en önemli olay, Clone Wars’un efsanevi kahramanı Ahsoka Tano’nun dönüşü. Ahsoka’yı canlandıran isim, Daredevil, Luke Cage, MIB II, Sin City ve daha nice popüler yapımdan çok iyi tanıdığımız Rosario Dawson. Heyecanımızı katlayan detay ise, Disney+ ‘ın Ahsoka isimli bir spin-off daha planlıyor olması. Ahsoka sayesinde, “Bebek Yoda” diye andığımız “Çocuk”un gerçek isminin Grogu olduğunu öğreniyoruz.

Altıncı bölüm bizi Thyton’a götürüyor. Görme taşı sayesinde Grogu başka Jedi’larla temasa geçmeye çalışınca, iki sezondur inşa edilen süreç, üç bölümlük nihai bir maceraya dönüşüyor. Grogu’yu Moff Gideon’ın elinden kurtarmak, Boba Fett ve Fennec’le Din Djarin arasında bir işbirliği başlatıyor. Bu işbirliğinin etrafındaki olay örgüsü öylesine başarılı bir live-action görselliğine sahip ki, dizinin içine sıkıştırdığı 70’ler, 80’ler ruhu, bana zaman zaman Fantastik Türkiye Sinemasını anımsatan bir estetik haz yaşattı.

Döneminin tüm olumsuzluklarından sıyrılmış bu görsellik çerçevesinde Din Djarin’in korkusuzca maceradan maceraya atılması, yanında sürekli bir refakatçinin belirmesi, sürekli evrenin egzotik köşelerine düşmemiz, kahramanlarımızın başının bir şekilde beladan kurtulması gibi detaylar, dizinin geneli için de ikinci bölümde hissedilen Indiana Jones çağrışımını kuvvetlendiriyor. Bu “egzotik” vurgusunu özellikle dillendirme gerekçem, çok uzaklardaki bir galakside geçen bu hikâyenin yarattığı fırsatlardan bir tür yapısöküm olarak faydalanılması. Star Wars’un da Indiana Jones’un da doğduğu atmosfer, aslında sömürgeci altmetinlerle dolu. The Mandalorian ise 2020’li yılların post-kolonyal perspektifinden bu evrene dönüp bakarken, evrene yeni bir yorum katıyor.

Bu sezon özellikle Asya göndermeleri dikkat çekici. 5. bölümde Japonya ve 7. bölümde Vietnam’daki Amerikan işgallerine dair üstü kapalı göndermeler yer alması, dizinin yaratıcılarının politik kaygılarını açığa vuruyor. Bu perspektifte aynı zamanda feminist bir bakış da var. Üzerine az konuşuluyor fakat dizide güçlü konumlarda sürekli kadınları görüyoruz. Bu mevki sahibi kadınlar, diziye organik bir biçimde yerleştirilmiş durumda. Özellikle geek yapımlarda, toplumsal cinsiyet temsillerinin adil bir şekilde yaratılmasının hemen SJW (Social Justice Warrior) olma suçlamasına dönüşebildiği düşünüldüğünde, The Mandalorian’ın kadın temsilleri yaratma konusunda ne kadar başarılı olduğunu hepten fark edebiliriz. Mevcut ortamda pek çok yapımın temsiller konusunda da The Mandalorian’dan öğrenecekleri var diye düşünüyorum. Tabii bu çoğulcu temsiller ve politik kaygı hep mi çok başarılı olmuş derseniz, tam oturmamış detaylar da var diyebilirim. 7. bölümde “korsanlar” diye geçen gerillalar hakkında yanlış mesaj vermeme kaygısı biraz zorlama kaçıyor. Senaryo akışına neredeyse olumsuz etkileyecek de bir çatışmalar yaratıyor.

Finale doğru Moff Gideon’ın gücünün altının boş kaldığını düşünmedim değil. Ki dizi gerçekten de Gideon’a hayat veren Giancarlo Esposito’nun kötü karakterlerle dolu kariyerine ve oyunculuğuna bel bağlamıştı. Terminatörvari edalarıyla güç dengesini tümüyle bozduğunu düşündüğüm üçüncü nesil Darktrooper’larla mücadelenin içinden sıyrılması imkânsız bir seyir aldığını da düşünmeye başlamıştım. Kısacası, The Mandalorian’ın risk alma kotası sonlarda dolmuş olabilir diye düşündüm.

Ufak tefek aksaklıklar olsa da, final bölümü tüm bunların üzerini örtecek nitelikte. En beklemediğimiz anda karşımıza CGI’la gençleştirilmiş bir Mark Hamill çıkınca, The Mandalorian’da cevabını aramadağımız bir başka merak konusunun cevabı da bize göz kırpmış oldu. The Return of The Jedi ve Force Awakens’ın arasında Luke Skywalker’la kısa bir buluşma şansı yakaladık. Aldığı tüm risklerin hakkını vermesiyle, The Mandalorian bir kez daha endişelerimi boşa düşürdü. Parmakla gösterilebilecek bir sezon finalinin ardından, yapım bütün ağır taşları oyuna sürmüşken dizinin geleceği üzerine kafa yormak ise kaçınılmaz hâle geldi.

The Mandalorian 2. Sezon: “The Book of Boba Fett” Duyurusu

Gelelim dizinin geleceğiyle ilgili tahminlere: The Mandalorian 2. sezonun sonunda, Din Djarin’in hikâyesi kendisini tamamlamış oldu. Aradığımız ana soruların her birinin bir cevabı var, Din kaskını çıkartıp seyirciye yüzünü gösterdi. The Mandalorian şu ana kadar cebindeki numaraları bir bir kullanmış durumda. Peki şimdi ne olacak?

Eğer son bölümü kapanış jeneriği girdiği gibi kapatmadıysanız The Book of Boba Fett’in müjdelenişine de denk gelmişsinizdir. Önceki gün Jon Favreau aksini iddia edene dek, The Book of Boba Fett’in dizinin 3. sezonu olduğunu düşünenlerdendim. Bu düşünceyi destekleyen pek çok unsur vardı: The Mandalorian yayın hayatına başlamadan önce, anlatılan hikâyenin Boba Fett’in hikâyesi olması bekleniyordu. The Book of Boba Fett için verilen yayın tarihi olan Aralık 2021, aynı zamanda The Mandalorian’ın 3. sezonuyla ekrana dönmesi beklenilen tarihti. Ve The Mandalorian yayın hayatına başlatmadan önce Fennec karakteriyle dizide yer alacağı duyurulan Ming-Na Wen’in ana karakterlerden birine hayat vermesi bekleniyordu. Hatta Agents of S.H.I.E.L.D. dizisinde Melinda May’e hayat veren Wen’in kadroda yer alması Star Wars-Marvel ortak hayranlarında büyük bir heyecan uyandırmıştı. Tüm bunların üzerine Din Djarin’in hikâyesi iki sezonun ardından şematik olarak tamamlandığı, Grogu’nun hayatına girmesiyle beraber ortaya çıkan çatışma ikinci sezon finalinde son bulduğu için de, dizinin yeni bir gidişata yelken açması şaşırtıcı olmayacaktı. Fakat Jon Favreau’nun, Good Morning America’da açık açık The Book of Boba Fett’in, The Mandalorian’dan ayrı bir yapım olduğunu duyurmasıyla beraber, benim ve nice Star Wars hayranının ikisinin aynı yapım olması yönündeki beklentileri ayyuka çıkmış oldu.

Tıpkı Rogue One’daki Jyn gibi, Star Wars evrenini tamamlamak için yaratılmış olan Din Djarin’in öyküsü, bana kalırsa misyonunu tamamladı. O yüzden 3. sezon itibarıyla diziden beklenebilecek olan, bu saatten sonra daha fazla risk almayı bırakıp, farklı geek yapımlardan aşina olduğumuz bazı adımları atması. Star Wars dizi evreninin bir multiverse‘e dönüşeceği zaten Disney+’ın duyurduğu yapımlardan anlaşılıyor. The Mandelorian da zaten, Arrowverse’te Arrow dizisinin üstlendiği görevi yerine getirip, evrenin geri kalanının kurucusu hâline geldi. Muhtemelen bu evrenin çimentosu olmak yine The Mandelorian’a düşecek. Hikâye ise, Mandalore halkının kendi gezegenine kavuşma yolculuğu, Moff Gideon ve Bo-Katan’ın iktidar mücadelesi arasına zaman zaman sıkışan Din Djarin’in bireysel maceralarını takip edecek gibi gözüküyor. Doctor Who hayranları, Doctor-Master-Gallifrey üzerine kurulmuş dinamik üzerinden bu tarz bir anlatıya aşinalar. Dizinin yaratıcılarının, bu aşamada Doctor Who’dan bol bol ilham almalarını bekliyorum. Bir sonraki sezon yolculuğunda Din’e eşlik edecek, Grogu’nun yerini almasa da onun boşluğunu dolduracak yepyeni bir karakter, eminim ki şu an yaratılmaktadır.

İkinci sezonun sonunda bitirilse, özgünlüğü ve akıcılığıyla bir efsane olacak olan The Mandalorian, umarım Disney’in dizi üzerinden kazanç sağlama hırsı yüzünden arkasına aldığı rüzgarı kaybetmeden yola devam edebilir. Dizinin ekranlara ne zaman döneceği konusunda şu an için bir belirsizlik olsa da, muhtemelen 3. sezon için 2022’yi beklememiz gerekecek.

 

Bir cevap yazın