Lovecraft Country 1. Sezon 1. Bölüm İncelemesi

 

Korku edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak görülen Howard Phillips Lovecraft, 1912 yılında bir şiir kaleme alır. “On the Creation of Niggers”* (Zencilerin Yaratılışı Üzerine olarak Türkçeleştirebiliriz) başlıklı bu şiirde yazar, siyahları “yarı insan şeklindeki şeyler” olarak tasvir eder; -fazla uzatmaya gerek yok- edebiyat tarihinin en büyük, kendisinden sonra gelecek kuşakların en çok etkileyen isimlerinden biri olarak görülen Lovecraft, açıkça ırkçıdır. Tıpkı onun döneminde, sonrasında ve tabii ki hâlâ birçok “beyaz”ın olduğu gibi. Irkçılığın bu kadar yaygın, gündelik siyasette hâlâ geçer akçe olduğu Amerika’da, 1950’lerde geçen bir hikâye anlatıyor HBO’nun son dönemdeki iddialı yapımlarından Lovecraft Country.

Sons of Anarchy, Spartacus ve Heroes gibi popüler dizilerin yazarları arasında yer alan Misha Green ile Kapan – Get Out ve Biz – Us filmleriyle siyah Amerikalıların beyazperdedeki temsiline korku janrası üzerinden yeni bir yorum getiren Jordan Peele‘ın yaratıcısı olduğu dizi, özellikle Peele’ın varlığı sebebiyle son aylarda Amerika’da yaşanan ırkçılık olaylarıyla kuracağı ilişkiyle merak uyandırıyordu. Tabii buna bir de Lovecraft’ın mirasının böyle bir anlatı içerisinde nasıl konumlandırılacağının yarattığı heyecanı da ekleyebiliriz. Yayınlanan ilk bölümünden hareketle söyleyebiliriz ki Lovecraft Country, ırkçılık konusuyla sıkı ve zarif olmak şöyle dursun, kör göze parmak olmayı tercih eden bariz bir bağ kurarken adının da işaret ettiği üzere korku türüyle, fantastik olanla sürekli bir alışveriş hâlinde kalacak.

Lovecraft Country 1. Sezon 1. Bölüm: Deliliğin İlk Adımı

Matt Ruff’ın 2016 yılında yayımlanan aynı isimli romanından uyarlanan Lovecraft Country, bir Kore gazisi olan Atticus Freeman’ın hikâyesini anlatıyor özünde. Jonathan Majors’ın canlandırdığı bu karakterin, bir savaş filmiymişçesine başlayıp sonrasında Lovecraftian bir aksiyon sekansına -ya da deliliğe dönüşen- rüyasıyla açılıyor. Bu rüya da dizinin kurmak istediği dünyanın bir yansıması gibi aslında. Öyle ki ilk bölüm de benzer bir izleği takip ediyor. Söz konusu rüya sekansının ardından Atticus’un savaştan memleketine dönmekte olduğunu öğreniyoruz. Bu dönüşün nedeninin ise aslında arasının pek de iyi olmadığı babasının esrarengiz bir şekilde kaybolması. Bunları öğrendiğimiz süreçte dizinin tonu sosyal gerçekçi seyrediyor. Siyahların maruz kaldığı ayrımcılığı, orduya katılma motivasyonlarını, ırkçı saldırılara maruz kalmadan hayatlarına devam edebilmek üzere bazı “rehberlere” ihtiyaç duyduklarını, ilk bölümün ’71 filmiyle hatırlayacağımız yönetmeni Yann Demange’ın dizinin dünyasının ve karakterlerinin kurulumuna ayırdığı bölümlerde öğreniyoruz. Bu bölümlerin de yardımıyla Lovecraft Country geçtiği dönemin sosyo-politik atmosferini güçlü bir şekilde yansıtan “gerçekçi” bir noktada konumlandırıyor kendini. Bu bağlamda ilk bölümün adının Sundown olması da anlam kazanıyor. Sundown, 1960’ların ortalarına kadar hukuki varlığını sürdürmüş ırkçı Jim Crow Yasaları’nın yürürlükte olduğu dönemde, gün batımından sonra siyahların “ortalarda gözükmemesi” gerektiğini işaret eden yazılı olmayan kuralı işaret eden bir terim. Bu tarihsel dönemin siyahlar üzerindeki etkisini tasvir ettikten sonra, Atticus’un yol arkadaşları Letitia ve George Freeman’la babasını bulmak için çıktıkları yolculuğun, gün batımıyla birlikte Lovecraft metinlerinden ilhamla kurgulanmış yaratıkların, vampirvari canavarların cirit attığı fantastik bir korku filmine dönüşmesi de tarihi bir zemine oturuyor böylelikle. Bu noktada ilgi çekici olan nokta şu ki, bu söz konusu “doğaüstü” yaratıklar sadece siyahlara saldırmıyorlar. Hikâyenin bu noktasına kadar  ırkçı tutumlarıyla kötülüğün vücut bulmuş hâlleri gibi temsil edilen yerel halk ve güvenlik güçlerine yönelik olarak da aynı tutumu sergiliyorlar. Yani Lovecraft Country, fantastiği bir korku anlatısına, ırkçılığın ve ırkçılık madurlarının üzerinde bir konuma yerleştiriyor. Bu bağlamda dizinin adı katmanlı bir anlam kazanıyor. H.P. Lovecraft’ın ve parçası olduğu devasa bir güruhun ırkçılığının gündelik hayatın doğrudan içinde yer aldığı bir ülke yaratan dizi, bu ülkenin içini yine yazarın eserlerinden ilhamla yaratılan ve Lovecraftian korkunun en önemli unsurlarından bilinmezlik -ya da belirsiz- üzerine kurulan dehşet unsurlarıyla doldurarak, ırkçılığın bireylerden ve gündelikten daha üst kademelerdeki unsurlardan kaynaklanıyor olabileceğine dair bir düşünme pratiği atıyor oraya. En azından ilk bölümün gidişatı ve sonraki bölümlerde izleyeceklerimize dair sunulan kolaj bunu düşündürüyor. Lovecraft Country’nin ileride nasıl bir yapı kuracağı ve bu unsurları anlatısında nasıl konumlandıracağının dizinin başarısı noktasında belirleyici detaylardan biri olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu politik zemininin yanında Lovecraft Country, bir ana karakterin türlü badirelerle mücadele ettiği bir macera anlatısı da sunuyor. Bunu da bizzat Atticus’un bu türden romanları çok sevdiğine yönelik ifadeleriyle açık ediyor. Yer yer Odisseus’un başından geçenleri çağrıştırdığını söyleyebileceğimiz, yolculuğun içerdiği maceralar ve bu maceraları oluşturan unsurların pulp‘a yakın duran, deliliğe yaklaşan aşırılığı, dünyanın hâlihazırda içinde bulunduğu kaotik yapıyı da aynalıyor bir bakıma. Dizinin Amerika’daki ırkçılığın tarihiyle ve günümüzde olan bitenle olan sıkı ilişkisi, yakın dönemde izlediğimiz bir başka HBO dizisi Watchmen’i de akla getiriyor. Lovecraft Country’nin, başarısını 26 dalda Emmy’e aday gösterilerek somutlaştıran ve her yeni bölümde hem anlatısını hem de kurduğu evreni genişleten Watchmen’in seviyesine ulaşıp ulaşmayacağını şu an söylemek elbette mümkün değil ama televizyonda bilimkurgu ve fantezinin politikayla böylesine sıkı bir ilişki kuruyor oluşuna şahitlik ediyor olmak tek başına bile heyecan verici bir gelişme.

Lovecraft Country, adını ödünç aldığı yazardan itibaren iddialı; korku unsurlarıyla pulp bir macera anlatısını bir araya getirmesi sebebiyle de riskli bir proje. Diziliğin sunacağı deliliğin girizgahı niteliğindeki ilk bölüm itibarıyla yüksek bir seyir zevki sunması ve politik olarak oturduğu zeminle bu riskin altından kalkılabileceğine dair sinyaller veriyor. Ama 10 bölüm olarak tasarlanan dizinin akıbeti konusunda iddialı cümleler kurmakta imtina etmekte fayda var; en azından şimdilik.

Not: * Dizide de işaret edilen şiirin tamamını ve bol ödüllü yazar Nnedi Okorafor’un şiir ve Lovecraft hakkındaki görüşlerini içerek yazısını buradan okuyabilirsiniz.

 

Bir cevap yazın