Euphoria Özel Bölüm 2. Kısım İncelemesi

 

Euphoria’nın en iyi yaptığı şey her zaman şu: Kimseye nasıl hareket edileceği ya da nasıl örnek insan olunması gerektiği hakkında vaaz vermiyor, karakterlerinin deneyimlerine yakın hisseden insanların biraz daha az yalnız ve normal hissetmesini sağlıyor. Rue, Jules, Cassie, Kat, Maddy, Chris… Hemen hemen tüm ana karakterlerinin geçmişini öğrendiğimiz andan itibaren eylemlerini yargılamak için durup bir daha düşündüğümüz bu dizi, izleyicisi ile bağlarını empati duygusu üzerinden kuruyor.

Euphoria özel bölümlerinin, Hunter Schafer’ın senaryoyu Sam Levinson ile birlikte kaleme aldığı, bir nevi kendi repliklerini yazdığı bu 2. kısmı, odağına tekrar Jules’ü alıyor ve onu bu kez bir terapi koltuğuna oturtuyor. “Trouble Don’t Last Always” ile benzer şekilde kişisel krizler etrafında şekillenen “Fuck Anyone Who’s Not A Sea Blob”; Rue’nun sürekli kendini savunmasına kıyasla duyguları daha çıplak bir bölüm. Daha açık, dürüst ve savunmasız.

Euphoria Özel Bölüm 2. Kısım: Rue’nun Rüyasi, Jules’ün Kâbusu

Jules ile ilgili en takdir edilesi şey başından beri “cinsiyet kimliği”nin onun karakterinin tamamı değil sadece küçük bir parçası hâlinde sunulması. Bu, çoğu trans karakterin dizi ve filmlerdeki sunumundan farklı bir boyut. Çünkü sadece bu geçişi değil geçişle birlikte hayatlarını nasıl yaşadıklarını da gözler önüne seriyor. Elbette bu -toplumun çizdiği çerçeveye baktığımızda- Jules’ün bir trans kadın için çok ayrıcalıklı olduğu gerçeğini değiştirmez. O, 13 yaşında geçiş yapabildi. Destekleyici bir babası ve yaşayacak güvenli bir alanı vardı. Bu birçok trans gencin gerçeği değil maalesef.

Jules, trans bir kadın olarak vücudunu, kişiliğini ve ruhunu erkeklerin arzularına göre şekillendirdiği için kendine kızgın. Ayıklığı tamamen kendisinin onunla ne kadar ilgilendiğine bağlı olduğu için Rue’ya da kızgın. Özel bölümün 1. kısmını incelerken Rue’nun, Jules’ü bir çıkış noktası ya da bir ilaç olarak gördüğünü unutup uyuşturucuya yeniden başladığı için sevgilisini suçladığından bahsetmiştim. Bu bölümle birlikte öteki tarafı görebiliyoruz artık. Kız arkadaşının bağımlılığı özellikle (benzer bir alkol bağımlılığı yaşayan) annesiyle olan ilişkisi nedeniyle Jules’ü derinden etkiliyor. Bu noktadaki benzerlikler oldukça önemli çünkü bütün bunlar birbiriyle bağlantılı. Bağımlılıkla mücadele eden biriyle yakın olmanın getirdiği tüm zorluklar, sorumluluklar; hatta hayatta yaşadığımız tüm travmalar kurduğumuz ilişkilerin dinamiklerini ve bakış açılarını etkiler. Bir terapist dürtene kadar farkında olmasak bile.

Hepimizin duygusal olarak bir yerlerde sıkışıp kaldığı olmuştur. Söz konusu bölümün odağı Jules de Nate’in kendisine Tyler olduğunu açıkladığı o gölün kıyısında hâlâ. Fantezi ve gerçeklik arasında bir yerlerde. Bu yüzden Rue ile olan ilişkisi zaman zaman Tyler’a (Nate’in online ortamdaki sahte kişiliği) duyduğu hisler ile karışıyor. Sam Levinson bu durumu öyle zekice bir rüya sekansıyla anlatıyor ki, iki özel bölüm arasına gerçek bir köprü inşa ediyor. Hem iki karakterini aynı rüyanın içinde buluşturuyor hem de bu rüyayı Jules için kâbusa dönüştürerek karakterinin bu ilişkiye dair korkularını açığa çıkarıyor.

İki özel bölümü birlikte ele alacak olursak: “Trouble Don’t Last Always” kışkırtmalar üzerine kurulu bir sohbetti, yan masada olanlara kulak verme hâliydi. Belki de bu nedenle etkisi daha kalıcıydı bende. Bu bölümde flashback’ler anlatıya katkı sağlasa da, müzik kullanımının yönlendirici bir etkisi olmadığını savunamayız. Oysa Schafer’ın performansının buna hiç ihtiyacı yok.

 

Bir cevap yazın